Çocukların Davranışları Bize Ne Anlatır?

Bir çocuğun davranışına baktığımızda çoğu zaman gördüğümüz şey sadece yaptığıdır. Oysa çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi karmaşık duygular yaşar; ancak bu duyguları her zaman kelimelere dökemezler. Bu nedenle çocuklar çoğu zaman konuşmak yerine davranırlar. Aslında bir çocuğun davranışı, onun iç dünyasına açılan bir kapıdır. Görünenin altında çoğu zaman bir duygu, bir ihtiyaç ve bir anlam vardır.

Çocukların tüm davranışlarının, duygularının ve tepkilerinin altında yatan bir anlam bulunur. Bir çocuk bağırıyorsa, içine kapanıyorsa, inat ediyorsa ya da yaramazlık yapıyorsa, aslında bize bir şey anlatmaya çalışıyordur. Ancak bu mesaj genellikle doğrudan değildir. Çünkü çocuk, hissettiği şeyi tanımlamakta, düzenlemekte ve ifade etmekte zorlanabilir. Bu yüzden davranış, onun dili haline gelir.

Özellikle zorlayıcı davranışlar—öfke nöbetleri, karşı gelme, vurma, kırma gibi—çoğu zaman çocuğun kötü ve yaramaz olmasından değil, zor bir duyguyla baş edememesinden kaynaklanır. Çocuk için utanç, suçluluk, korku, değersizlik ya da terk edilme gibi duygular oldukça yoğun ve baş etmesi güç olabilir. Bu duyguları düzenleme becerisi henüz gelişmediğinde, çocuk bu duyguları içinde tutmak yerine davranışa döker. Bazen bir çocuk için korktuğunu hissetmektense kavga etmek daha kolaydır. Bu nedenle dışarıdan gördüğümüz saldırganlık, çoğu zaman içerideki kırılganlığı koruyan bir savunma işlevi görür.

Çocukların davranışları aynı zamanda ifade edilemeyen ihtiyaçların da bir yansımasıdır. Çocuklar çoğu zaman “üzgünüm”, “korktum” ya da “sana ihtiyacım var” diyemezler. Bunun yerine bu duyguları davranışlarıyla gösterirler. Örneğin, ebeveyni odadan çıktığında ağlayan ya da eşyaları fırlatan bir çocuk aslında ayrılıkla baş etmekte zorlandığını anlatıyor olabilir. Oyun bittiğinde öfkelenen bir çocuk, kontrol kaybının yarattığı kaygıyla baş edemiyor olabilir. Bu noktada önemli olan, davranışı bastırmaya çalışmak yerine onun ne anlatmak istediğini anlamaya çalışmaktır.

Çocukların dünyasında oyunun ayrı bir yeri vardır. Oyun sadece eğlence değil, aynı zamanda bir ifade biçimidir. Çocuklar oyun aracılığıyla düşüncelerini, duygularını ve yaşadıkları deneyimleri ortaya koyarlar. Oyunda tekrar eden temalar, korkutucu senaryolar ya da oyunun aniden kesilmesi, çocuğun iç dünyasında zorlandığı alanlara işaret edebilir. Özellikle bir konuya gelindiğinde oyunun kesilmesi, o konunun çocuk için duygusal olarak hassas olduğunu düşündürebilir.

Çocukların zor duygularla baş etme biçimleri genellikle içselleştirme (içe yönelim) ve dışsallaştırma (dışa yönelim) olarak iki ana başlıkta ele alınır; ancak bu iki kategori birbirinden tamamen ayrı ve keskin değildir. Pek çok çocukta bu iki örüntü bir arada görülebilir. Yani bir çocuk yalnızca “içe atan” ya da yalnızca “dışa vuran” olmak zorunda değildir; bazı durumlarda her iki şekilde de zorlanabilir.

İçselleştirme eğilimi olan çocuklar, yaşadıkları sıkıntıyı daha çok kendi içlerine yöneltirler. Bu çocuklarda kaygı, üzüntü, çekingenlik, sosyal geri çekilme, yoğun suçluluk ya da utanç duyguları ön planda olabilir. Genellikle yaşadıkları sorunların kaynağını kendilerinde görürler. “Ben beceremedim”, “Ben yanlış yaptım”, “Zaten kimse beni sevmez” gibi düşünceler sık görülür. Bu çocuklar bazen duygularının farkında olurlar; hatta bazen yaşadıkları sıkıntıyı dile getirebilirler. Ancak bu farkındalık, her zaman başa çıkabildikleri anlamına gelmez.

Örneğin, okulda arkadaşlarıyla sorun yaşayan bir çocuk düşünelim. Bu çocuk durumu “Onlar beni dışladı çünkü ben yetersizim” şeklinde yorumlayabilir ve zamanla teneffüslere çıkmamaya, arkadaş ortamlarından kaçınmaya başlayabilir. Ya da öğretmeni tarafından uyarılan bir çocuk, bunu “Ben kötü bir öğrenciyim” şeklinde içselleştirip derslere katılımını azaltabilir. Bu örneklerde davranış daha sessizdir; çocuk dikkat çekmez ama iç dünyasında yoğun bir sıkıntı yaşar. Bu nedenle içselleştirme sorunları bazen daha geç fark edilir.

Dışsallaştırma eğilimi olan çocuklar ise zor duygularını içlerinde tutmak yerine davranışlarıyla dışa vururlar. Bu çocuklarda öfke patlamaları, kurallara karşı gelme, saldırganlık, itme, vurma, eşyaları kırma gibi davranışlar görülebilir. Bu çocuklar genellikle problemi kendilerinde değil, çevrede görürler. Ancak bu durum, onların duygusal olarak daha az etkilendiği anlamına gelmez. Aksine, çoğu zaman altta yoğun bir değersizlik ya da reddedilme hissi bulunur.

Örneğin, evde sık sık eleştirilen ya da kardeşiyle kıyaslanan bir çocuk düşünelim. Bu çocuk, “Ben yeterince iyi değilim” duygusunu hissetmek yerine kardeşine vurabilir ya da ebeveyne karşı gelebilir. Ya da sınıfta zorlanan bir çocuk, “Anlamıyorum” demek yerine dersi sabote edebilir, arkadaşlarının dikkatini dağıtabilir. Bu davranışlar dışarıdan bakıldığında yaramazlık ya da disiplin sorunu gibi görünse de, aslında çocuğun zorlandığı bir duygudan kaçınma çabasıdır.

Dışsallaştırma davranışlarında sık gördüğümüz bir başka dinamik de edilgenlikten etkenliğe geçiştir. Çocuk iç dünyasında kendini dışlanmış ya da güçsüz hissediyorsa, bu pasif ve acı verici deneyimi tolere etmekte zorlanabilir. Bunun yerine aktif olarak kontrolü eline aldığı bir role geçer. Örneğin, dışlandığını hisseden bir çocuk başkalarını dışlamaya başlayabilir. Terk edilmekten korkan bir çocuk, önce kendisi ilişkileri bozabilir. Bu şekilde çocuk, pasif bir şekilde zarar gören olmak yerine aktif bir şekilde zarar veren olmayı tercih eder; çünkü bu rol ona daha az çaresiz hissettirir.

Ancak gerçek hayatta bu iki örüntü çoğu zaman iç içe geçer. Bir çocuk hem içselleştirme hem de dışsallaştırma belirtileri gösterebilir. Örneğin, okulda sessiz, kaygılı ve içine kapanık olan bir çocuk, evde yoğun öfke patlamaları yaşayabilir. Ya da gün içinde arkadaşlarına karşı saldırgan davranan bir çocuk, geceleri yalnız kaldığında yoğun kaygı ve korku yaşayabilir. Bu tür durumlarda çocuk, farklı ortamlarda ya da farklı duygusal tetikleyiciler karşısında farklı başa çıkma yolları kullanıyor olabilir.

Bu nedenle çocukları tek bir kategoriye yerleştirmek yerine, onların hangi durumlarda içe çekildiğini, hangi durumlarda dışa vurduğunu anlamaya çalışmak daha anlamlıdır. Çünkü her iki durumda da ortak olan şey şudur: çocuk, taşıması zor bir duyguyla baş etmeye çalışıyordur. Bu nedenle davranışı sadece bir problem olarak görmek, onun taşıdığı mesajı kaçırmamıza neden olur.

Sonuç olarak, özellikle zorlayıcı görünen davranışlar bize şunu söyler: “Benim içimde anlamlandıramadığım, taşıyamadığım ve anlatamadığım bir şey var.” Ebeveynlikte ve terapötik süreçte en önemli adımlardan biri, davranışı hemen düzeltmeye çalışmak yerine önce onu anlamaya çalışmaktır. Çünkü bir çocuk anlaşıldığını hissettiğinde, davranışa daha az ihtiyaç duyar ve zamanla duygularını kelimelerle ifade etmeyi öğrenir. Aslında çoğu zaman zor çocuk yoktur; zorlanan çocuk vardır.

Kaynakça ve ileri okumalar

Hoffman, L., Rice, T., & Prout, T. A. (2016). Manual of regulation-focused psychotherapy for children (RFP-C) with externalizing behaviors: A psychodynamic approach. Routledge.

Midgley, N., Ensink, K., Lindqvist, K., Malberg, N. T., & Muller, N. (2017). Mentalization-based treatment for children: A time-limited approach. American Psychological Association.