İlişkisel Dinamikte Kıskançlık ve Haset

Kıskançlık genelde oldukça yüzeyde ele alınan bir duygu gibi düşünüyoruz. İnsanlar tarafından çoğu zaman “güvensizlik” ya da “sahiplenme” gibi kavramlarla açıklanıyor. Oysa biraz yakından bakınca, bunun sadece ilişkisel değil; aynı zamanda oldukça derin bir içsel süreçle bağlantılı olduğu görülüyor. Yani kıskançlık, sadece partnerle ilgili bir mesele değil; kişinin kendisiyle, kendi değeriyle ve bağ kurma biçimiyle de yakından ilişkili.

Aslında kıskançlığı anlamak için sevgiden başlamak daha anlamlı olabilir. Çünkü kıskançlık, insanların nasıl yakınlık kurduğuyla doğrudan bağlantılıdır. Birine yoğun şekilde bağlanma, onunla “tek bir bütün olma” arzusundan köken alır. Bu arzu çoğu zaman romantik ve idealize edilen bir durumdur. Ama her zaman sağlıklı bir yakınlığa işaret etmiyor. Bazen bu, iki ayrı insan olmanın yarattığı mesafeye tahammül edememekle ilgili oluyor. Yani sevgi gibi görünen şey, aslında ayrılığın yarattığı kaygıyı ortadan kaldırma çabası olabiliyor.

Bu yüzden insanlar sadece sevgiyle değil; öfkeyle, kırgınlıkla, hatta zaman zaman birbirlerine zarar vererek bile yakınlaşabiliyorlar. Özellikle yoğun tartışmaların ardından gelen o “yakınlaşma” hali oldukça tanıdık. Ama bu tür yakınlaşmalar genellikle yoğun ama kırılgan gözlemlenmete. Sürdürülebilir bir bağ kurmaktan çok, anlık bir birleşme hissi yaratıyorlar. Zamanla bu yoğunluk çözülüyor, kişi karşısındakini artık o kadar “özel” ya da “benzersiz” hissetmemeye başlıyor. Ve çoğu zaman bu hissi yeniden arıyor: yeni biri, bir “yabancı”, tekrar çok yakın biri haline geliyor. Bu döngü önemli çünkü kıskançlığın ortaya çıktığı zemin de tam olarak burada oluşuyor. Bağın kendisi yeterince güvenli hissedilmediğinde, kaybetme ihtimali çok daha tehdit edici hale geliyor.

Kıskançlık da burada devreye giriyor. Çoğu zaman düşündüğümüz gibi bir şeyi istemekle ilgili değil; daha çok var olan bir şeyi kaybetme korkusuyla ilgili. Bu yönüyle hasetten ayrılıyor. Haset, sahip olmadığımız bir şeye yönelirken; kıskançlık, sahip olduğumuzu düşündüğümüz bir şeyi kaybetme ihtimaliyle ortaya çıkıyor. Bu noktada kıskançlığı daha sistematik düşünmek de mümkün. Kıskançlık; değerli bir ilişkiye ya da bu ilişkinin kalitesine yönelik algılanan bir tehdide karşı verilen, hem içsel hem de dışsal bileşenleri olan karmaşık bir tepkidir. İçsel bileşenleri duyguları, düşünceleri ve bedensel tepkileri kapsarken; dışsal bileşenleri daha görünürdür ve davranışlar üzerinden kendini gösterir. Kontrol etme, sorgulama, geri çekilme ya da öfke gibi tepkiler bu dışsal boyuta örnek verilebilir. Bu tepki çoğu zaman bir tehdit algısıyla tetiklenir. Ancak bu tehdit gerçek de olabilir, tamamen zihinde kurulmuş da. Burada belirleyici olan şey, ilişkinin kişi için taşıdığı değerdir. Çünkü kıskançlık, ancak kaybetme ihtimali olan bir bağda ortaya çıkar. Aynı zamanda kıskançlık hiçbir zaman tek başına ortaya çıkan bir şey değildir. Her zaman belirli bir yatkınlık ile onu tetikleyen bir olayın etkileşimi söz konusudur. Bu yatkınlık ise kişinin içinde büyüdüğü kültürden, aile ilişkilerinden, erken dönem deneyimlerinden ve geçmiş ilişkilerinden beslenir.

Psikanalitik açıdan bakıldığında kıskançlık daha da derinleşir. Freud, kıskançlığı “yas gibi, normal olarak nitelendirilebilecek bir duygu durumu” olarak tanımlar. Ancak aynı zamanda bunun hiçbir zaman tamamen rasyonel olmadığını da vurgular. Yani kıskançlık yalnızca mevcut durumdan türeyen bir tepki değildir; bilinçdışının derinliklerinden beslenir. Freud’a göre kıskançlık, çocuğun erken duygusal yaşantılarının bir devamı niteliğindedir ve Ödipal döneme kadar uzanır. Sevgi nesnesini kaybetme korkusu, narsistik yaralanma, rakibe yönelik düşmanlık ve yoğun öz eleştiri bu yapının parçalarıdır. Bu nedenle kıskançlık, yalnızca bugüne ait değil; geçmişin izlerini de taşıyan bir deneyimdir. Freud ayrıca kıskançlığı üç biçimde ele alır: “normal”, “yansıtmalı” ve “sanrısal” kıskançlık. Normal kıskançlık gündelik ilişkilerde sıkça karşılaşılan bir deneyimdir. Yansıtmalı kıskançlık, kişinin kendi bastırılmış ya da gerçek sadakatsizlik dürtülerini karşı tarafa atfetmesiyle ortaya çıkar. Sanrısal kıskançlık ise gerçeklikle bağın daha fazla koptuğu, çoğu zaman daha dirençli bir yapı gösterir.

Melanie Klein ve ardından gelen post-Kleinian kuramcılar sahneye çıktığında, bu dinamik Ödipal dönemin de gerisine; yaşamın en başına, bebek ile ilk bakım veren (anne memesi) arasındaki ilksel ilişkiye taşınır. Klein’ın psikanalize en çarpıcı katkılarından biri, haset (envy) ile kıskançlık (jealousy) arasına çektiği o net ve sarsıcı çizgidir. Freud’un çerçevesinde kıskançlık temelde üçlü bir ilişkidir: “Ben, sevdiğim nesne ve araya giren rakip.” Kıskanan kişi sevgiyi korumak, rakibi bertaraf etmek ve nesneyi kaybetmemek ister. Klein’a göre ise haset çok daha ilkel, karanlık ve ikili bir meseledir; doğrudan kişinin kendisi ile yaşam kaynağı saydığı “iyi nesne” arasında geçer. 

Kıskançlıkta ilişkiyi koruma arzusu vardır. Kıskançlık acı vericidir ama içinde sevgi barındırır. Partnerinizi bir başkasından kıskandığınızda, aslında onun sunduğu bağı değerli bulduğunuzu ve kaybetmekten korktuğunuzu gösterirsiniz. Arada hâlâ onarılmak istenen bir ilişki zemini bulunur. Haset ise ilişkinin zeminini çürütür. İlişkide haset devreye girdiğinde, partnerin başarısı, neşesi, sakinliği ya da sevecenliği bir tehdit haline gelir. Partnerin sunduğu iyiliği şükranla alıp içine katmak yerine, o iyiliği küçümseme, alay etme veya değersizleştirme dürtüsü belirir. Haset, beslenilecek kaynağı zehirlediği için gerçek bir bağ kurmayı ve yakınlaşmayı imkânsız kılar.

 Post-Kleinian kuramcılar, özellikle Wilfred Bion, bu çatışmayı ilişkideki “anlaşılma ve düşünme” süreçlerine genişletti. Bion’a göre ilişkisel haset, yalnızca yeteneklere veya somut şeylere yönelmez; partnerin duygusal olgunluğuna, olayları sakin karşılama yetisine ve zihinsel esnekliğine de yönelir. Hasete kapılan zihin, karşısındakinin sağduyusunu sabote etmek, aradaki iletişimi bilerek çarpıtmak ve bağı koparmak eğilimindedir. Haset, sevilen nesneyi kaybetme korkusu değildir; nesnenin sahip olduğu güzelliğe, doyuruculuğa ve berekete duyulan tahammülsüzlüktür. Bebek (ya da yetişkin), o iyi şeyin kendisine ait olmadığını, kaynağın ötekinde olduğunu fark ettiğinde derin bir yetersizlik hisseder. Bu acıyı dindirebilmek için de sahip olamadığı o iyiliği kirletmek, değersizleştirmek ve tahrip etmek ister: “Bendeki yoksa, sendeki de işe yaramaz hale gelsin.”

Bu noktalarda yalan ve gerçeklik meselesi de devreye girer. Çünkü yalan sadece bir şeyi gizlemek değil; aynı zamanda gerçekliği yeniden kurmak anlamına gelir. İnsanlar bazen karşısındakini kandırmaktan çok, kendi içsel dengelerini korumaya çalışırlar. Ne söylendiği kadar, neyin söylenmediği de bu yüzden önemlidir.

Daha uç bir noktada ise “gaslighting” dediğimiz durum ortaya çıkar. Burada kişi, karşısındakinin kendi algısından şüphe etmesine neden olur. Bu yalnızca bir yalan değil; gerçeklik duygusunun zedelenmesidir.

Buradan bakınca kıskançlık, sevgiyi korumaya çalışan bir duygu gibi görünse de, çoğu zaman benliği korumaya çalışan bir mekanizma gibi işler.

Bu dinamikler günümüzde sosyal medya ile birlikte daha da görünür hale gelmiştir. Artık insanlar yalnızca partnerlerini değil, onların dijital varlıklarını da takip etmektedir. Beğeniler, yorumlar, takipler… Bunların hiçbiri tamamen net değildir ama hepsi yorumlanabilir. Ve bu yorum alanı genişledikçe kıskançlık için de zemin genişler.

Sosyal medya kıskançlığı bu noktada ortaya çıkar. Partnerin çevrimiçi davranışlarını izleme, kontrol etme ya da sınırlama eğilimleri bu sürecin bir parçasıdır. Bu davranışlar çoğu zaman güven arayışıyla başlasa da, zamanla güveni zedeleyen bir döngüye dönüşebilir: şüphe, kontrol, geçici rahatlama ve yeniden şüphe.

Bazı durumlarda bu süreç obsesif bir nitelik kazanır. Kişi sürekli olarak partnerinin sevgisini, sadakatini ya da ilişkinin doğruluğunu sorgulamaya başlar. Bu düşünceler davranışa dönüşür: tekrar tekrar kontrol etme, onay arama, sorgulama… Bu noktada kıskançlık artık bir duygu olmaktan çıkar, kendini sürdüren bir sisteme dönüşür.

Kıskançlığı anlamak için en çarpıcı örneklerden biri de Othello’dur. Onun hikâyesinde belirleyici olan şey aldatılması değil, aldatıldığına inanmasıdır. Yani burada gerçeklikten çok, kurulan gerçeklik belirleyicidir. Bu da bize kıskançlığın çoğu zaman dış dünyadan çok, zihinde kurulan senaryolarla ilgili olduğunu gösterir.

Sonuç olarak kıskançlık, insan ilişkilerinin kaçınılmaz bir parçasıdır. Ama belirleyici olan, onun varlığı değil; onunla nasıl ilişki kurduğumuzdur. Bazen bir sinyal olabilir, ilişkide konuşulması gereken bir şeyi işaret edebilir. Bazen ise kontrol, kuşku ve müdahale üzerinden ilişkiyi yavaş yavaş aşındıran bir yapıya dönüşebilir.

Belki de mesele, kıskançlığı tamamen ortadan kaldırmak değil; onun bize ne söylediğini duyabilmektir.

Kaynakça ve İleri Okumalar

Pines, A. M. (1992). Romantic jealousy: Five perspectives and an integrative approach. Psychotherapy: Theory, Research, Practice, Training, 29(4), 675–683. https://doi.org/10.1037/0033-3204.29.4.675

Bion, W. R. (1959). “Attacks on linking.” International Journal of Psycho-Analysis, 40, 308-315.

Demir, D., Koluaçık, B., & Akın-sarı, B. Yeni Nesil Kıskançlık: İlişki Değişkenlerinin ve İlişkisel Obsesyonların Sosyal Medya Kıskançlığı ile İlişkisi. Türk Psikoloji Dergisi, 41(97), 1-22.

Klein, M.(1975) Haset ve Şükran, Çev. Orhan Koçak & Yavuz Erten, Metis Yayınları

Fromm, E. (2015). Sevme sanatı (Y. Salman, Çev.). Payel Yayınevi

Watt Smith, T. (2018). Duygular Sözlüğü. (H. Şirin, Çev.). İstanbul: Kolektif Kitap.

Akhtar, S., & Parens, H. (2024). Yalan söylemek ve aldatmak: Sahtekârlık ve aldatmanın psikolojik ve sosyokültürel yönleri (S. Eraltan, Çev.). İstanbul: Okuyan Us Yayınları. 

Yazar: Psikolog Selin Emrin Kayran & Klinik Psikolog Sude Aldırmaz