Psikoterapi çoğu zaman kullanılan yöntemler, teknikler ya da kuramlar üzerinden konuşulur. Oysa terapi sürecinin merkezinde, terapist ile danışan arasında kurulan ilişki yer alır. Bu ilişki, zaman içinde nasıl düşünüldüğü, hangi kavramlarla ele alındığı ve neden bu kadar önemli olduğu açısından oldukça zengin bir alandır.
Buradaki temel nokta şudur: Terapi, yalnızca tekniklerin uygulandığı bir yerden ziyade terapist ile danışanın birbirini etkilediği, canlı ve karşılıklı bir ilişki biçimidir. Bu yüzden terapötik süreci anlamak için yalnızca ne söylendiğine değil, ilişkinin nasıl kurulduğuna da bakmak gerekir.
Aktarım ve Karşıaktarım
Aktarım, danışanın geçmiş ilişkilerinden taşıdığı duygu, beklenti ve ilişki örüntülerinin terapist ile kurduğu ilişkide yeniden ortaya çıkmasını anlatır. Bu nedenle terapist, danışan için yalnızca o anda karşısında bulunan kişi değildir; kimi zaman geçmişten gelen anlamlarla da yüklenir. Bu kavram zaman içinde farklı biçimlerde ele alınmıştır. Bir yandan daha klasik yaklaşımda aktarım, çözümlenmesi gereken bir olgu olarak görülür. Diğer yandan daha sonraki yaklaşımlar, onun yalnızca açıklanacak bir durum değil; ilişkiyi kuran, biçimlendiren ve anlam taşıyan bir süreç olduğunu vurgular. Bu da aktarımın terapi içinde yalnızca sorun yaratan bir tekrar değil, danışanın ilişki kurma biçimini anlamak için önemli bir pencere olduğunu gösterir.
Aktarım kavramı ilk kez Sigmund Freud tarafından, 1890’ların sonunda, özellikle histeri vakalarıyla çalışırken gözlemlenmiştir. Freud’un erken dönem klinik pratiğinde (hipnoz ve serbest çağrışım tekniklerine geçiş sürecinde), hastaların anlattığı materyalin yalnızca hatırlanan geçmiş değil, aynı zamanda analist ile kurulan ilişkide yeniden organize edilen bir deneyim olduğu fark edilmeye başlanmıştır.
Freud başlangıçta aktarımı direnç (resistance) kavramı içinde konumlandırmıştır. Bu dönemde aktarım, tedavi sürecinin önünde bir engel olarak görülür. Hastanın, bilinçdışına itilmiş çatışma ve anıları hatırlamak yerine, bu duyguları terapiste yönlendirdiği düşünülür. Böylece, bastırılmış içerik doğrudan bilinç düzeyine çıkmaz; bunun yerine, duygular “şu anki ilişki” içinde yeniden sahnelenir. Analiz, geçmişe ulaşmak yerine güncel ilişki dinamiğine saplanır. Freud’a göre bu, özellikle erken dönem histeri vakalarında, hastanın terapisti sevmesi, ona aşırı güvenmesi, ya da tam tersi ona öfke duyması gibi tepkilerle kendini gösterir. Bu duygular yüzeyde “şu anki kişiye” yönelik gibi görünse de, aslında geçmişteki önemli figürlerle (çoğunlukla ebeveynlerle) olan ilişkilerin, terapist ile olan ilişkiye aktarılmasıdır.
Aktarımla birlikte ele alınan ikinci temel alan karşıaktarımdır. Bu kavram, terapistin danışana verdiği duygusal yanıtları ifade eder. Başlangıçta daha çok terapistin kendi çözülmemiş meseleleriyle bağlantılı, süreci bozabilecek bir unsur gibi değerlendirilmiştir. Zamanla bu anlayış genişlemiştir. Karşıaktarım artık yalnızca bir engel olarak değil, danışanı anlamaya yardımcı olabilecek bir bilgi alanı olarak da düşünülmektedir. Terapistin terapi içinde yaşadığı duygular, dikkatle fark edilip düşünüldüğünde, danışanın iç dünyası ve ilişki kurma biçimi hakkında önemli ipuçları taşıyabilir. Buradaki esas nokta, terapistin hissettiği her şeyi doğrudan doğru kabul etmesi değildir. Önemli olan, kendi duygusal tepkilerini fark edebilmesi, bunları ayırt edebilmesi ve bunlar üzerine düşünebilmesidir.
Karşıaktarım kavramı da ilk olarak Sigmund Freud tarafından tanımlanmıştır. Karşıaktarım, başlangıçta terapistin kendi analizindeki eksikliklerden kaynaklanan ve tedaviyi bozan bir engel olarak görülmüştür. Ancak aktarım kavramında olduğu gibi, karşıaktarım kavramında da zaman içerisinde dönüşümler yaşanmıştır. 1950’lerde Paula Heimann bu bakış açısını değiştirerek karşıaktarımın danışanın bilinçdışını anlamak için kullanılan temel bir veri kaynağı olduğunu savunmuştur. Heinrich Racker ise bu süreci terapistin danışanla kurduğu özdeşim biçimlerine göre uyumlu ve tamamlayıcı karşıaktarım olarak sınıflandırmıştır. Wilfred Bion ise bu etkileşimi daha derin bir zemine taşıyarak kapsayan ve kapsanan modeli üzerinden açıklamıştır. Bion’a göre danışan, kendi zihninde anlamlandıramadığı ham duygu parçalarını terapiste yansıtır; terapist ise bu verileri kendi zihinsel süreçlerinden geçirip danışana sindirilebilir bir biçimde geri sunar. Böylece hem aktarım hem de karşıaktarım, psikanalitik sürecin sadece bir parçası değil, terapötik değişimin gerçekleştiği temel zemin haline gelmiştir.
Aktarım ve karşıaktarım zamanla farklı teorisyenler tarafından ele alınmaya devam etmiş, psikanalitik terapilerin merkezinde yer alan bir başlık haline gelmiştir. Bu bağlamda Kleincı perspektif, kavramları Freud’un ortaya koyduğu “geçmişin bugüne taşınması” anlayışının ötesine taşıyarak, aktarımı içsel nesne ilişkilerinin terapötik alanda yeniden sahnelenmesi olarak ele alır. Melanie Klein’a göre erken dönem deneyimler, sözel anlatımdan bağımsız biçimde ilişkisel örüntüler olarak zihinde temsil edilir ve bu içsel dünya, bireyin sonraki tüm ilişkilerini organize eder. Bu nedenle aktarım, analiz sürecinde sonradan ortaya çıkan bir olgu değil, başlangıçtan itibaren aktif olan bir ilişkisel örgüdür. Bu çerçevede danışan, kendi içinde taşıdığı sevgi, korku, saldırganlık ve kaygı yüklü iyi ve kötü nesne temsillerini terapiste yansıtır; bu süreç yalnızca bir atıf değil, aynı zamanda yansıtmalı özdeşleşim yoluyla terapistin duygusal deneyimini de şekillendiren aktif bir ilişkisel düzenlemedir.
Klein’ın yansıtma ve yansıtmalı özdeşleşim mekanizmaları bu süreci açıklamada merkezi bir rol oynar: yansıtma, bireyin kabul edilemeyen duygu ve dürtülerini dış dünyadaki bir nesneye atfetmesini ifade ederken, özellikle paranoid-şizoid konumda bu mekanizma yoğun şekilde devreye girer ve kişi kendi içsel saldırganlığını terapiste atfederek onu “yargılayan” ya da “zarar verecek” bir nesne olarak deneyimleyebilir. Yansıtmalı özdeşleşimde ise danışan, yalnızca bu parçaları dışarı atmakla kalmaz, aynı zamanda terapisti bu yansıtılan içeriğe uygun duygular hissetmeye yönlendirir; böylece terapist farkında olmadan temkinli, mesafeli ya da savunmacı bir pozisyona kayabilir ve danışanın içsel olarak taşıyamadığı duygusal içerik terapötik ilişkide yeniden canlandırılır. Bu noktada terapistin yaşantıladığı duygular yalnızca kişisel tepkiler olarak değil, danışanın iç dünyasının ilişkisel yansımaları olarak ele alınır ve karşıaktarım, danışanın zihinsel gerçekliğini anlamada işlevsel bir klinik araç haline gelir.
Bu noktada yansıtmalı özdeşleşim, yalnızca bir atıf mekanizması değil, aynı zamanda ilişkisel bir düzenleme biçimi olarak işlev görür. Danışan, kendi içsel saldırganlığını dışsallaştırmakla kalmaz, aynı zamanda terapistin bu saldırganlığı deneyimlemesini sağlayarak, onu kontrol edilebilir ve işlenebilir bir forma sokmaya çalışır. Terapistte ortaya çıkan sıkışmışlık, gerginlik, yargılanmışlık veya savunmaya geçme hissi, bu sürecin klinik karşılıklarıdır.
Bu karşıaktarım deneyimi doğru şekilde fark edildiğinde, terapist bunu yorumlayıcı bir araç olarak kullanabilir. Örneğin terapistin danışanla ilişkide kendini temkinli ve geri çekilmiş hissetmesi, danışanın iç dünyasında saldırgan, cezalandırıcı ya da güvenilmez nesne temsillerinin baskın olabileceğine işaret edebilir. Bu bağlamda terapötik çalışma, yalnızca danışanın anlattıklarını anlamakla sınırlı kalmaz; aynı zamanda terapistte uyandırılan duyguların analiz edilmesiyle, danışanın içsel dünyasının ilişkisel olarak yeniden kurulmasına da odaklanır.
Sonuç olarak aktarım ve karşıaktarımın yalnızca bireysel süreçler olmadığı, iki psişik alan arasında sürekli dolaşan ve ilişkisel alanda şekillenen dinamik bir etkileşim olduğu görülür. Bu etkileşim, psikanalitik çalışmaların temelini oluşturur ve terapistin kendi içsel deneyimini, danışanın zihinsel dünyasını anlamada aktif bir araç olarak kullanmasını gerektirir.
Aktarım Türleri
Aktarım tek bir formda ortaya çıkmaz; farklı biçimlerde gözlemlenebilir:
İlkel (primitive) aktarım: Bölme, yansıtmalı özdeşim gibi daha erken savunmalarla örgütlenen yoğun aktarım biçimleri
Pozitif aktarım: Terapiste yönelik sevgi, hayranlık, idealizasyon
Negatif aktarım: Öfke, düşmanlık, güvensizlik
Erotize aktarım: Cinsel içerikli duygu ve fantezilerin terapiste yönelmesi
Narsisistik aktarım: Terapistin, kişinin benlik düzenlemesinde bir uzantı olarak kullanılması
Kaynakça ve İleri Okumalar
Klein, M. (1952). The origins of transference. The International Journal of Psychoanalysis, 33, 433–438.
McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic diagnosis: Understanding personality structure in the clinical process (2nd ed.). The Guilford Press.
Midgley, N. (2003). Projective Identification: A Clinical Exploration of the Concept
Jean Laplanche ve Jean-Bertrand Pontalis , The Language of Psychoanalysis
Psikanaliz Yazıları dergisi (Bağlam Yayınları) Aktarım özel sayısı
Psikanaliz Yıllığı