Birini tanıdığımızı düşündüğümüzde aslında neyi kastederiz? Onun en sevdiği filmi biliyor olabiliriz. Çocukluğunu dinlemiş olabiliriz. Hangi kahveyi içtiğini, hangi müziği sevdiğini ezbere biliyor olabiliriz. Yıllardır birlikte yaşıyor, aynı masaya oturuyor, aynı tatillere gidiyor olabiliriz. Ama bütün bunlar, onu gerçekten gördüğümüz anlamına gelir mi?
İlişkilerin belki en zorlu yanlarından biri; bir insanı tanımaya çalışırken çoğu zaman onun kim olduğu değil, onun bizim için ne ifade ettiğinin ön planda olmasıdır. Onu geçmiş deneyimlerimizin, ihtiyaçlarımızın ve korkularımızın içinden okuruz. Böylece fark etmeden karşımızdaki kişiyle değil, onun zihnimizde oluşan temsiliyle ilişki kurmaya başlarız.
Ben-Sen / Ben-O İlişkileri
Varoluşçu filozof Martin Buber bu durumu Ben-O ve Ben-Sen ilişkileri ayrımıyla açıklar. Ben-O ilişkisinde karşımızdaki kişi, canlı bir özne olmaktan çok bizim tanımladığımız, bildiğimizi sandığımız bir nesneye dönüşür. Onu anlamak çoğu zaman onu sabitlemek, hakkında bir “bilgi” oluşturmak demektir. Ben-O ilişkisinde öteki, bizim uzantımız, çıkarımız uğruna kullandığımız kişidir. Oysa Ben-Sen ilişkisi, tam bu bilme ve sabitleme arzusunun çözüldüğü yerde başlar; karşımızdaki kişi, tanımımıza sığmayan, sürekli kendini aşan bir varlık olarak deneyimlenir. Ötekiyle aramız da karşılıklı, saygılı ve eşit bir bağ vardır.
Çocuklukta Ne Oluyor?
Psikanalist Donald Winnicott‘un “nesne ilişkisi” dediği şey de buna benzer bir gelişimsel noktaya işaret eder. Yaşamın ilk dönemlerinde bebek, annesini henüz kendisinden bağımsız bir kişi olarak deneyimleyemez. Bebeğin gözünde anne, bebeğin ihtiyaçlarını karşılayan bir uzantı gibidir. Bebek acıktığında beslenir, huzursuz olduğunda sakinleştirilir; sanki dünya kendi arzularına göre işliyormuş gibi hisseder. Yani henüz “Sen” yoktur; deneyim, daha çok bir “Ben-O” evrenine yakındır. Winnicott bu dönemi gelişimin doğal bir parçası olarak görür.
Buber ve Winnicott’ın Buluşması
Ancak ruhsal gelişimin önemli dönüm noktalarından biri, ötekinin yalnızca bizim ihtiyaçlarımızı karşılamak için var olmadığını fark etmeye başlamaktır. Başka bir deyişle, karşımızdakini kendi öznel dünyamızın içinden çıkarıp dış gerçeklikte, bizden bağımsız bir kişi olarak tanıyabilmektir. Anne artık bebek için sadece ihtiyaçları karşılayan bir uzantı olarak değil, ayrı bir varlık olarak hissedilmeye başlanır. Bu durum, duygusal olarak zorlayıcıdır; çünkü öteki artık kontrol edilemeyen biridir. Buber’in Ben-Sen dediği ilişki formuna geçiş, aslında bu tür bir “ayrı öteki”yi kabul edebilme kapasitesiyle mümkün olur.
Winnicott’un daha sonraki bir kavramı olan “nesne kullanımı” bu noktayı daha da ileri taşır: Ötekiyi gerçekten dış dünyada bir kişi olarak bulabilmek için, onun bizim iç dünyamızdaki her şeye uyumlu imgesinin “yıkılması” gerekir. Bu yıkım, saldırganlık değil; ötekinin artık bizim kontrol alanımızdan çıkması anlamına gelir. Eğer öteki, bizim hayal kırıklığımıza ve öfkemize rağmen varlığını sürdürebiliyorsa, işte o zaman ilk kez gerçekten “dışarıda” bir başkasıyla karşılaşırız. Bu, Buber’in Ben-Sen ilişkisine çok yakındır: Karşımızdaki kişi artık bizim tanımımızla sınırlı değildir; bize direnen, bizi aşan bir varlıktır.
Yetişkinlikte Ne Oluyor?
Yetişkin ilişkilerinde bu süreçleri tekrar tekrar yaşarız. Arkadaşımızın bizi hep anlayacağını varsayarız. Partnerimizin ihtiyaçlarımızı biz söylemeden sezmesini bekleriz. Terapistimizin bizi hep onaylamasını bekleriz. Yakın olduğumuz insanların, zihnimizdeki role sadık kalacağını düşünürüz. Ama onlar bu beklentinin dışına çıktığında ise bütün ilişki sarsılmış gibi hissedebiliriz. Çünkü aslında kırılan şey sadece beklenti değil, karşımızdakinin “Ben-O” olarak sabitlenmiş görüntüsüdür.
Bir insanı gerçekten sevmenin en zor yanı, onun bizim düşündüğümüz kişi olmaktan çıkmasına izin vermektir. Gerçek ilişki, ancak karşımızdaki kişinin bizi şaşırtmasına, değişmesine ve zaman zaman bizi hayal kırıklığına uğratmasına tahammül edebildiğimiz ölçüde mümkün olur. Gerçek bir karşılaşma, ötekini sürekli dönüşen ve bizi de dönüştüren canlı bir özne olarak görebilmektir.
Gerçek Karşılaşma
Bu yüzden hem Buber hem Winnicott aynı sonuca farklı yerlerden gelir: Öteki, kontrol edilebilir bir nesne olmaktan çıktığında gerçekten karşılaşılır. Buber bu karşılaşmayı “Ben-Sen” olarak adlandırır; Winnicott ise bunun gelişimsel olarak ancak ötekinin içsel fantaziden ayrışmasıyla mümkün olduğunu söyler.
Buber’e göre Ben-Sen ilişkisi iradeyle tamamen üretilemez. Kendimizi açık hale getirebiliriz; ama ötekinin bize “Sen” olarak görünmesi her zaman bir tür karşılaşma anıdır. Winnicott ise bu anı yakalamanın neden zor olduğunu açıklar: İnsan, ancak yeterince güvenli ilişkilere sahip olduysa içsel tümgüçlü konumundan çıkıp ötekinin ayrı varlığına tahammül etmeyi öğrenebilir. Bu yüzden güvenli bağlanma, karşımızdaki kişinin öznelliğine dayanabilme kapasitemiz olarak düşünülebilir.
Belki de bu yüzden yetişkinlikte kurduğumuz en olgun ilişkiler, birbirimizi tamamen anladığımız ilişkiler değildir. Birbirimizi tam olarak anlayamayacağımızı bildiğimiz halde merak etmeye devam ettiğimiz ilişkilerdir. Bir insanı gerçekten tanımak, onun hakkında kesin bilgi sahibi olmak değildir; her karşılaşmada onun yeniden kim olduğunu keşfetmeye açık olmaktır. Belki de bir ilişki, karşımızdakini artık kendi hikayemizin bir uzantısı olarak değil, kendi hikayesinin öznesi olarak görebildiğimiz anda gerçek bir ilişki olur.
Kaynaklar
Buber, M. (1970). I and thou (W. Kaufmann, Trans.). Scribner. (Original work published 1923)
Winnicott, D. W. (1971). The use of an object and relating through identifications. In Playing and Reality (pp. 115-127). Routledge.
Yazan: Psikolog Sude Aldırmaz