Hepimiz hayatımızın bir döneminde “Ben aslında ne istiyorum?” diye sormuşuzdur. Bazen bir iş görüşmesinde, bazen aile sofralarında, bazen de ilişkilerimizde, uyum sağlamak, kabul görmek ya da kimseyi üzmemek için kendi sesimizi bastırdığımız anlar olur. Bunun kendisi insan ilişkilerinin doğal bir parçasıdır. Ancak zamanla bu uyum, yalnızca belirli durumlarla sınırlı kalmayıp yaşamın temel biçimi hâline gelebilir.
O zaman kişi, başkalarının beklentilerine göre yaşamaya başlar. Kendi kararlarından emin olmakta zorlanabilir, sürekli başkalarını memnun etmeye çalışabilir, “Hayır” diyemeyebilir ya da başarılı olsa bile içinde tarif edemediği bir boşluk hissedebilir. En önemlisi, bir noktadan sonra gerçekten ne istediğini ve ne hissettiğini ayırt etmekte zorlanabilir.
Psikolog Donald Winnicott bu durumu Sahte Kendilik (False Self) kavramıyla açıklar. Sahte Kendilik, kişinin gerçek duygu ve ihtiyaçlarını geri plana iterek çevrenin beklentilerine göre yaşamaya başlamasıdır. Başlangıçta ilişkileri korumaya yarayan bu uyum, zamanla baskın hale gelebilir; kişi dışarıdan son derece uyumlu görünürken, iç dünyasında kendi kimliğine yabancılaşabilir.
Peki, Anadolu kültürünün değerleri bu süreci nasıl etkiliyor? Winnicott’ın kuramını kültürümüzdeki bazı yaygın ilişki örüntüleriyle birlikte düşündüğümüzde önemli ipuçları görebiliriz.
“Hayırlı Evlat” Olmak
Bizim kültürümüzde çocuklardan çoğu zaman “hayırlı”, “uyumlu” ve “söz dinleyen” bir evlat olmaları beklenir. Elbette toplumsal kuralları öğrenmek ve başkalarıyla uyum içinde yaşayabilmek gelişimin doğal bir parçasıdır.
Ancak Winnicott’ın dikkat çektiği nokta şudur: Eğer çocuk, anne babasının sevgisini kaybetmemek ya da aile içindeki bağı sürdürebilmek için kendi duygularını sürekli bastırmak zorunda kalıyorsa, Sahte Kendilik gelişmeye başlar.
Böylece çocuk zamanla “Ben ne hissediyorum?” sorusunu değil, “Benden ne bekleniyor?” sorusunu merkeze almayı öğrenir. Dışarıdan bakıldığında son derece uyumlu görünür; fakat kendi istekleri, duyguları, merakı ve spontanlığı giderek geri planda kalır.
Fedakârlığın Gölgesinde Büyümek
Anadolu’da sık duyduğumuz “Ben yemedim yedirdim, giymedim giydirdim, saçımı süpürge ettim.” gibi ifadeler çoğu zaman sevginin dili olarak görülür. Ancak fedakârlık, ebeveynin temel kimliğine dönüştüğünde çocuk üzerinde görünmeyen bir yük oluşturabilir.
Çocuk, annesinin yaptığı fedakârlıkların karşılığını ödemesi gerektiğini hisseder. Kendi öfkesini, bağımsızlaşma isteğini ya da farklı yaşam seçimlerini suçluluk duygusuyla bastırabilir.
Sırf babası gururlansın diye istemediği bir mesleği seçen ya da evde her şeye sorgusuzca “Tamam anne” diyen “uslu çocuk”, çoğu zaman hayatta kalabilmek için Gerçek Kendiliğini geri çekmiş, onun yerine çevrenin beklentilerine uyum sağlayan bir kimlik geliştirmiştir. Yetişkinlikte ise bu durum bazen “Ben aslında kimim?”, “Ne istediğimi bilmiyorum.” ya da “Kendimi kendime yabancı hissediyorum.” gibi duygularla kendini gösterebilir.
“El Âlem Ne Der?”
Anadolu kültüründe toplumsal onayın önemli bir yeri vardır. Bu nedenle ebeveynler bazen farkında olmadan çocuğun duygusundan çok çevrenin ne düşüneceğine odaklanabilir. Misafirlikte ağlayan, öfkelenen ya da inat eden çocuk, o anda desteğe ihtiyaç duyan bir çocuk olarak değil; anne için “ayıp olacak”, “el âlem ne der” kaygısını tetikleyen biri olarak görülebilir.
Winnicott’a göre çocuk, kendini önce bakım verenin yüzünde görür. Eğer o yüzde sürekli toplumsal kaygılar, utanç veya onay arayışı varsa çocuk da zamanla kendi değerini başkalarının onu nasıl gördüğü üzerinden kurmaya başlayabilir. Böylece yetişkinlikte kişi, ancak başkalarını memnun ettiği sürece değerli hisseden, sürekli dış onay arayan biri hâline gelebilir.
Gerçek Kendilik: “İçi Dışı Bir” Olabilmek
Batı psikolojisinde “otantik olmak” ya da “entegre kendilik” olarak tanımlanan deneyimin Anadolu kültüründe çok tanıdık bir karşılığı vardır: İçi dışı bir olmak.
Bir insanı överken “Özü sözü bir.”, “Harbi insan.” ya da “İçi dışı bir.” deriz. Bu ifadeler, kişinin farklı ortamlarda farklı maskeler takmamasını; duygu, düşünce ve davranışları arasında bir bütünlük olmasını anlatır.
Benzer şekilde kültürümüzdeki gönül kavramı da Gerçek Kendiliğe oldukça yakındır. “Gönlünden geldiği gibi davranmak”, insanın hesaplardan, beklentilerden ve dış onay arayışından uzaklaşıp kendi iç sesiyle temas kurabilmesini ifade eder.
Elbette Gerçek Kendilik, aklımıza gelen her dürtüyü olduğu gibi yaşamak değildir. Asıl mesele, toplumsal yaşamın gerektirdiği uyumu korurken kendi duygularımız ve ihtiyaçlarımızla bağımızı da kaybetmemektir.
Sonuç
Sahte Kendilik çoğu zaman bir sorun olarak değil, çocuklukta bizi ilişkiler içinde koruyan bir uyum biçimi olarak ortaya çıkar. Ancak bu uyum yaşamın tek yolu hâline geldiğinde kişi zamanla kendi isteklerinden, duygularından ve kimliğinden uzaklaşabilir.
Bazen “el âlem”in sesini biraz kısıp kendi gönlümüzün sesini duyabilmek, Gerçek Kendiliğe doğru atılacak ilk adımdır.