Bir bebeğin elinden hiç düşürmediği battaniyesi, sürekli yanında taşıdığı peluş oyuncağı ya da eskiyen bir bez parçası… Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bu nesneler, çocuğun duygusal dünyasında oldukça özel bir yere sahiptir. Psikanalist Donald Winnicott’ın ortaya koyduğu geçiş nesnesi kavramı, bu nesnelerin neden yalnızca bir eşya olmaktan öte, güven ve bağlılık duygularını taşıyan semboller haline geldiğini açıklar.
Winnicott’a göre bebek, yaşamının ilk dönemlerinde kendisini anneden ayrı bir varlık olarak deneyimlemez. Bebeğin ihtiyaçlarına duyarlı biçimde yanıt veren bakım veren kişi, bebeğin dünyasında güvenli ve kapsayıcı bir çevre oluşturur. Ancak gelişimin doğal bir parçası olarak bebek, zamanla annenin kendisinden ayrı bir kişi olduğunu ve her zaman fiziksel olarak yanında bulunamayacağını fark etmeye başlar.
Bu ayrışma sürecinde geçiş nesnesi, bebeğe güven veren bir köprü görevi görür. Bir yandan annenin sıcaklığını, bakımını ve koruyucu varlığını temsil ederken; diğer yandan bebeğin anneden bağımsız olarak sahip olduğu ilk “kendine ait” şeydir. Bebek bu nesne aracılığıyla hem kurduğu bağı sürdürür hem de giderek daha bağımsız bir birey olmayı deneyimler.
Winnicott’a göre geçiş nesnesi, ne tamamen kişinin iç dünyasına ne de yalnızca dış gerçekliğe aittir. İkisinin arasında yer alan geçiş alanında bulunur. Bu alan, bireyin içsel deneyimleriyle dış dünya arasında ilişki kurduğu, yaratıcılığın ve anlam üretmenin mümkün olduğu özel bir alandır.
Peki geçiş nesneleri yalnızca çocukluk dönemine mi aittir?
Aslında yetişkinlikte de benzer psikolojik işlevleri taşıyan nesnelerle bağ kurulmaya devam edilir. Özellikle yaşamda büyük değişimlerin yaşandığı dönemlerde; aile evinden ayrılırken, başka bir şehre taşınırken, yeni bir çevreye uyum sağlamaya çalışırken bazı nesneler geçmişle bugün arasında bir köprü görevi görür.
Bu noktada kültürümüzde sıkça karşılaşılan bazı nesneler dikkat çekici bir anlam kazanır: çeyiz eşyaları, annelerin ördüğü el emeği ürünler ve memleketten taşınan yiyecekler…
Yetişkinlikte Kültürel Geçiş Nesneleri
Yıllardır aynı yöntemle sürdürülen ekşi maya, memleketten getirilen tarhana, salça ya da kurutulmuş yiyecekler… Bunlar günlük hayatı kolaylaştıran yiyecekler olmanın ötesinde, aynı zamanda kişinin geçmişiyle, ailesiyle ve ait olduğu yerle kurduğu bağın taşıyıcılarıdır.
Yeni bir şehrin yabancı atmosferinde, çocukluğun geçtiği evden gelen bir koku veya tanıdık bir tat; kişinin geçmişte deneyimlediği güven, aidiyet ve korunma duygularını yeniden harekete geçirebilir. Bu nedenle memleketten getirilen bir kavanoz salça ya da yıllardır sürdürülen bir maya, kişinin köklerinin küçük bir uzantısı haline gelir.
Winnicott’ın holding environment (kapsayıcı çevre) kavramıyla düşünüldüğünde, bu nesneler yetişkinlikte de kişinin kendisi için oluşturduğu bir güven alanına dönüşebilir. Tanıdık bir kokuya, tada veya dokuya temas etmek, yalnızca geçmişi hatırlamak değildir; aynı zamanda geçmişte hissedilen korunma ve ait olma deneyimine yeniden yaklaşmaktır.
Geçmişin Dokusu
Geçiş nesnelerinin neden çoğunlukla battaniye, pelüş oyuncak gibi yumuşak dokulu nesneler olduğunu düşündüğümüzde, bunun yalnızca sembolik bir anlam taşımadığı görülür. Dokunma duyusu, sinir sistemi üzerinde düzenleyici bir etkiye sahiptir. Yumuşak ve tanıdık bir doku, bedende güven ve sakinlik hissini destekleyebilir.
Yetişkinlikte de bu bedensel hafıza tamamen kaybolmaz. Çeyiz sandığından çıkan iğne oyalı yazmalar, annenin ördüğü yün patikler, el emeği lifler, pazen kumaşlar veya geleneksel dokumalar; yalnızca geçmişten kalan eşyalar değildir. Üzerlerinde taşıdıkları emek, koku ve dokuyla birlikte kişinin geçmiş ilişkileriyle kurduğu canlı bağın bir parçasıdır.
Modern yaşamın sorumlulukları içinde “güçlü olmak”, “başarmak” ve “idare etmek” zorunda hisseden yetişkin için bu nesneler, kısa süreliğine de olsa güven veren bir alana geçiş sağlayabilir. Annenin ördüğü bir patiği giymek ya da çocukluktan tanıdık bir kumaşa sarılmak, bedensel hafıza aracılığıyla koruyucu ve güven veren bir ilişki deneyimine yeniden temas etmektir.
Belki de bazı eşyalardan vazgeçmenin zor olmasının nedeni budur. Çünkü bırakılması zor olan çoğu zaman nesnenin kendisi değil; o nesnenin taşıdığı ilişki, anılar ve hissettirdiği güven duygusudur. Geçiş nesneleri, insanın büyüdüğünde tamamen bağımsız ve köksüz bir varlık haline gelmediğini hatırlatır. Aksine, geçmişten taşınan bağlar yeni dünyalara uyum sağlamanın önemli bir parçasıdır. Bazen bir battaniye, bazen bir oyuncak, bazen memleketten gelen bir kavanoz salça, bazense annenin ördüğü bir patik… Hepsi insanın ait olduğu yerle kurduğu görünmez bağın küçük taşıyıcılarıdır.