Savunma Mekanizmaları

“Savunmaya geçmek” gündelik dilde çoğu zaman olumsuz bir anlam taşır. Birine “savunmacı” dendiğinde, genellikle eleştiriye kapalı, katı ya da gerçeği görmek istemeyen biri kastedilir. Oysa psikodinamik bakış açısından savunma mekanizmaları bundan daha karmaşık bir yere sahiptir. Bunlar yalnızca sorun yaratan tepkiler değil; aynı zamanda kişinin kaygı, keder, tehdit ya da özsaygı kaybı karşısında kendini koruma yollarıdır. Bu nedenle savunmaları anlamak, yalnızca belirtileri değil, kişinin iç dünyada neyi sürdürmeye çalıştığını da anlamayı gerektirir.

Savunmaların temel olarak iki işleve hizmet ettiği söylenebilir: Kişi ya güçlü ve tehdit edici bir duygudan kaçınmaya ya da onu denetim altında tutmaya çalışır; ya da özsaygısını korumaya yönelir. Bu açıdan savunmalar, baştan sona “yanlış” ya da “hasta” sayılmaz. Hatta birçok savunma, başlangıçta sağlıklı ve yaratıcı uyum biçimleri olarak ortaya çıkar. Sorun, bu yolların çok katı, çok otomatik ya da başka baş etme imkanlarını devre dışı bırakacak kadar baskın hale gelmesiyle başlar.

Birincil ve İkincil Savunma Süreçleri

Bu çerçevede savunmalar iki geniş başlık altında ele alınabilir: ilkel, birincil savunmalar ve daha olgun olan ikincil, üst düzey savunmalar. İlkel savunmalar daha çok kendilik ile dış dünya arasındaki sınırlarla ilişkilidir. Üst düzey savunmalar ise daha içsel ayrımlar üzerinden işler; yani düşünce, duygu ve davranış üzerinde daha seçici dönüşümler yaparlar. Ancak burada önemli bir nokta vardır: Bu ayrım, keskin bir iyi-kötü ayrımı değildir. Daha ilkel denilen süreçler yalnızca ağır patolojilere ait değildir; hepimizin ruhsal yaşamında belli ölçülerde yer alırlar. Bir kişiyi psikolojik açıdan daha zorlayan şey, ilkel savunmaların varlığından çok, daha olgun savunmaların yeterince devrede olmamasıdır.

İlkel savunmaların mantığı, erken gelişim dönemlerinin dünyasına dayanır. Bu düzeyde zihinsel işleyiş, henüz gerçeklik ilkesinin tam yerleşmediği, ben ile ötekinin net biçimde ayrışmadığı bir zeminde düşünülür. Bu yüzden örneğin inkâr, bastırmadan daha ilkel kabul edilir. Çünkü bastırmada önce bir şey bir biçimde bilinir, sonra bilinçdışına itilir. İnkârda ise kişi, sıkıntı verici olanı adeta “olmuyormuş” gibi ele alır. Benzer biçimde bölünme de deneyimi tamamen iyi ve tamamen kötü kutuplarına ayırır; belirsizliğe, karışıklığa ya da çift anlamlılığa yer bırakmaz. Bu nedenle ilkel savunmaların dünyası daha kapsamlı, daha ani ve daha “sihirli” bir işleyiş taşır.

Yine de ilkel savunmalar yalnızca yıkıcı süreçler olarak düşünülmemelidir. Örneğin geri çekilme, kişinin ilişki stresinden uzaklaşıp kendi iç dünyasına dönmesi anlamına gelebilir. Bu, bir yandan kişiyi ilişkisel çözüm üretmekten uzaklaştırabilir; ama öte yandan gerçekliği büyük ölçüde çarpıtmadan, kişiye psikolojik bir sığınak da sağlayabilir. Böyle kişiler duygularını açıkça göstermeseler bile başkalarının duygularını sezmekte oldukça yetenekli olabilirler. Bazen bu mesafe, yaratıcılıkla da ilişkilenebilir. Savunmanın bir bedeli vardır; ama koruyucu yanı da göz ardı edilmemelidir.

İnkâr da benzer biçimde çift yönlü düşünülebilir. Bir yanda kişinin acı verici bir gerçekle karşı karşıya kaldığında “Hayır, olamaz” diyerek tepki vermesi, insan ruhunun çok tanıdık bir yanıdır. Kriz anlarında bu tür bir inkâr, hatta hayat kurtarıcı bile olabilir. Ama aynı savunma, kişi tehlikeyi, kaybı ya da yıkımı sürekli görmezden geldiğinde ciddi sonuçlar doğurabilir. Burada önemli olan, savunmanın varlığı değil; ne kadar esnek olduğu, neye hizmet ettiği ve kişiyi ne ölçüde gerçeklikten uzaklaştırdığıdır.

İlkel idealizasyon ve değersizleştirme de bu çerçevede anlam kazanır. Çocuğun, kendisini koruyacak tamamen güçlü bir figüre ihtiyaç duyması gelişimsel olarak anlaşılır bir durumdur. Ancak bu ihtiyaç değişmeden sürerse, kişi başkalarını kusursuzlaştırmaya ve sonra aynı hızla değersizleştirmeye açık hale gelir. Bu salınım, yalnızca başkalarına bakışı değil, kişinin kendilik değerini de etkiler. Çünkü burada sevilebilir olmak, yeterince iyi olmaktan çok mükemmel olmakla ilişkilendirilmeye başlar. Böylece hayranlık ve hayal kırıklığı birbirini izleyen bir döngüye dönüşebilir.

Yansıtma ve içe-atma ise ben ile dış dünya arasındaki sınırların henüz netleşmediği bir düzlemde anlaşılır. Yansıtma, içsel olanın dışarıdan geliyormuş gibi yaşanmasıdır; içe-atma ise dışsal olanın içeri alınmasıdır. Yansıtmanın yalnızca sorunlu bir süreç olmadığını da görmek gerekir. Daha olgun biçimlerinde, empatiye de temel oluşturabilir. Bir başkasını anlamaya çalışırken de, belli ölçüde kendi yaşantımızdan hareket ederiz. Sorun, bu süreçlerin ciddi çarpıtmalara yol açması ve kişinin kendi içindeki reddedilmiş parçaları başkasına yükleyerek ilişkileri zedelemesidir.

Daha olgun savunmalara gelindiğinde ise tablo daha seçici ve daha karmaşık hale gelir. Bastırma, gerileme, yalıtma, düşünselleştirme, akılcılaştırma, ahlaksallaştırma, yer değiştirme, karşıt-tepki oluşturma, özdeşim, yapıp-bozma, cinselleştirme ve yüceltme gibi savunmalar burada öne çıkar. Ancak bunların da tek başına “iyi” olduğunu söylemek doğru olmaz. Daha olgun sayılmaları, her zaman daha yararlı işleyecekleri anlamına gelmez; yalnızca duyguyu, düşünceyi ya da davranışı daha ayrımlı yollarla dönüştürdüklerini gösterir.

Örneğin akılcılaştırma, zorlayıcı bir durumu makul bir açıklamaya bağlayarak kişinin kırılmasını azaltabilir. Düşünselleştirme, yoğun bir duygunun ortasında düşünmeye alan açabilir. Yalıtma, bazı mesleklerde ya da kriz anlarında işlevsel olabilir. Ama aynı savunmalar, kişi duygunun kendisine hiç yaklaşamaz hale geldiğinde, yaşantının canlılığını azaltabilir. Benzer şekilde yüceltme, en yapıcı savunmalardan biri olarak görülebilir; çünkü zorlayıcı ya da ilkel görülen dürtülerin, toplumsal olarak değerli ve yaratıcı biçimlerde ifade edilmesini mümkün kılar. Burada amaç insanın içindeki çatışmalı parçaları yok etmek değil, onları daha yaşanabilir ve üretken biçimlere dönüştürmektir.

Savunma mekanizmalarına bu gözle bakmak, onları bir etiketleme aracı olarak kullanmaktan çok daha anlamlıdır. Asıl soru “kim normal, kim değil” değildir. Daha önemli olan, kişinin neye karşı kendini koruduğunu, hangi duyguların onun için fazla tehdit edici olduğunu ve hangi içsel dengeyi sürdürmeye çalıştığını anlayabilmektir. Bu bakış, hem klinik çalışmada hem insan ilişkilerini anlamada daha derin ve daha insani bir perspektif sunar. Çünkü kişi çoğu zaman yalnızca kaçınıyor değildir; aynı zamanda elindeki en tanıdık yollarla ayakta kalmaya çalışıyordur.

Savunma mekanizmalarını anlamak, insanın gerçeğe neden bazen doğrudan bakamadığını değil; o gerçeğe bakabilmek için önce kendini nasıl koruduğunu görmektir.

McWilliams, N. (2020). Psikanalitik Tanı: Klinik Süreç İçinde Kişilik Yapısını Anlamak (2. ed., E. Kalem, Çev.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

Yazar: Psikolog Çağla Akyıldız