Klinik pratiğin en temel ve aynı zamanda en zorlayıcı gerçekliklerinden biri, iyileşme arayışıyla terapiye gelen danışanın aynı zamanda bu iyileşmeye karşı güçlü bir direnç de geliştirebilmesidir. Başlangıçta Freud’un yaklaşımında direnç, “tedaviyi kesintiye uğratan engel” olarak ele alınsa da, modern ilişkisel psikanalitik yaklaşımlar direnci zamanla terapötik ilişkinin içinde sürekli ortaya çıkan, anlamı çözülmesi gereken ve klinik sürecin kendisine ilişkin bir iletişim formu olarak ele almaktadır. Bu bağlamda direnç, bireyin psikolojik dengesini koruma çabası, erken dönem ilişkilenme örüntülerini sürdürmesi ve terapötik ilişkinin içinde ortaya çıkan bir iletişim biçimi olarak düşünülmektedir.
Direncin Psikodinamik Kökenleri
Direnç, değişime karşı bir engel gibi görünse de, altında çok daha derin duygular ve anlamlar bulunur. İlk olarak, terapide değişim, ruhsal dengenin bozulması anlamına gelebilir. Kişi, alıştığı içsel düzeni kaybettiğinde yoğun kaygı, utanç veya çaresizlikle baş başa kalma korkusu yaşar. Bu nedenle direnç, kişiyi bu tür zorlu duygulardan koruma işlevi görür.
İkinci olarak, değişim çoğu zaman bir kayıp deneyimi olarak da yaşanır. Eski savunma düzenekleri ve ilişkilenme biçimleri, yalnızca alışkanlık değil, aynı zamanda içselleştirilmiş nesnelerle kurulan bağın devamı gibi hissedilebilir. Bunları bırakmak, bir tür bağ kaybı tehdidi yaratır.
Üçüncü önemli boyut utanç, suçluluk ve cezalandırılma korkusudur. Bastırılmış öfke, haset ya da arzuların terapide görünür hale gelmesi, danışanda yoğun bir utanç yaratabilir. Bu duyguların terapiste yönelmesi halinde ise terapistin cezalandırıcı ya da reddedici olacağına dair bilinçdışı beklentiler dirençle sonuçlanır.
Dördüncü olarak, değişim, sorumluluk ve otonomiyle yüzleşmeyi gerektirir. Bağımlı konum, her ne kadar acı verici olsa da tanıdıktır; büyümek ise seçim yapmak, sorumluluk almak ve belirsizliğe dayanmak anlamına gelir.
Son olarak belirsizlik korkusu devreye girer. Acı verici olsa bile tanıdık olan, bilinmeyen değişimden daha güvenli hissedilir. Bu nedenle kişi, işlevsiz de olsa bildiği örüntülere tutunabilir.
Direnci Bir Dost Gibi Görmek
Direnç, terapinin önünde duran bir engel değil; terapötik sürecin doğal bir parçası ve çoğu zaman en önemli klinik verilerden biridir. Danışanın tamamen açık ve savunmasız olmasını beklemek gerçekçi değildir; çünkü ruhsallığımız, tıpkı bedenimiz gibi kendini koruyacak yapılara ihtiyaç duyar. Direnci ruhsallığımızın bağışıklık sistemi gibi de düşünebiliriz.
Bu açıdan direnç, terapi içinde bir iletişim biçimidir. Sessizlik, geri çekilme, entelektüelleştirme ya da duygudan kaçınma gibi görünen her şey aslında psikolojik düzenleme girişimidir. Terapist için önemli olan, bu davranışları kırmak değil, neyi koruduklarını anlamaktır.
Aynı zamanda direnç, özerklik ihtiyacının da bir ifadesi olabilir. Danışan, terapötik ilişkide tamamen açılmanın kendisini dağılma riskine sokacağından korkabilir. Bu noktada direnç, paradoksal biçimde bir kendini koruma işlevi taşır.
Bu noktada terapistin görevi dirençle savaşmak değil, onunla birlikte çalışmaktır. Direnç bu şekilde ele alındığında terapi, yalnızca değişim hedefleyen bir süreç olmaktan çıkar; aynı zamanda kişinin kendini koruma biçimlerinin anlaşılması ve yeniden düzenlenmesi için güvenli bir alan haline gelir.
Direncin Klinik Görünümleri
Direnç klinikte yalnızca sözel içerikte değil, beden, davranış ve ilişki düzeyinde de ortaya çıkar. Terapötik çerçeveye yönelik direnç ise seanslara geç gelme, iptal etme, gelmeme veya serbest çağrışımdan kaçınma gibi davranışlarla görünür. Bazen terapisti bekletmek, sınırları zorlamak ya da dolaylı şekilde öfkeyi seanslara gelmeyerek ifade etmek gibi de olabilir. Bu tür davranışlar çoğu zaman aktarım ilişkisi içinde şekillenir.
Seans içinde danışan, zorlayıcı duygulara yaklaştığında konuyu değiştirebilir, duygudan kopabilir ya da unutabilir. Bazen de tam tersi şekilde, seanslar aşırı rüya ve detayla dolarak çalışmayı zorlaştırır.
Bazense danışan terapi içinde farkındalık kazansa bile, günlük hayatta değişime gitmeyebilir. Başka bir formda ise direnç, kişinin kendi iyiliğini baltalaması şeklinde ortaya çıkabilir. İlişkileri bozmak, başarıyı ertelemek ya da zararlı davranışlara yönelmek, kişi için bilinçdışı bir cezalandırma biçimi olabilir.
Bazen direnç, danışanın iç dünyasından değil, terapötik ilişkinin kendisinden beslenir. Terapistin yeterince anlayamaması, yanlış zamanda yorum yapması ya da duygusal olarak uyumlanamaması, danışanın geri çekilmesine, sessizleşmesine veya kopmasına yol açabilir.
Dirençle Çalışırken Klinik Tutum
Dirençle çalışırken terapistin temel klinik tutumu, direnci aşılması gereken bir engel olarak değil, altta yatan psikolojik ihtiyacın bir ifadesi olarak okumak olmalıdır. Bu bakış açısı, terapistin daha sabırlı, merak eden ve yargılamayan bir pozisyonda kalmasını sağlar.
Klinik tutumun temelinde empati ve işbirliği vardır. Terapist, değişimin danışan için ne kadar zorlayıcı olabileceğini ve eski savunmalardan vazgeçmenin yarattığı kaygıyı anlamaya çalışır. Bu nedenle zaman zaman dirence katılmak, yani danışanın yaşadığı çaresizliği ve korkuyu duygusal olarak yansıtmak, terapötik ittifakı güçlendirebilir. Amaç direnci kırmak değil, onun işlevini anlamaktır.
Bir diğer önemli tutum, “şimdi ve burada” olanı yakalamaktır. Direnç yalnızca geçmişin bir tekrarı değil, terapötik ilişkinin içinde şu anda yaşanan bir süreçtir. Bu nedenle terapist, “Bu davranış hangi duyguyu koruyor?” ya da “Şu anda bende neyi yaşatıyor?” gibi sorularla süreci anlamaya çalışır.
Müdahale düzeyinde ise ilk ilke zamanlamadır. Direnç çoğu zaman doğrudan yorumlanmak yerine önce fark edilir ve yavaş yavaş anlamlandırılır. Erken ve sert yorumlar danışanın daha da kapanmasına yol açabilir. Bu yüzden terapist, önce direncin işlevini kavramaya odaklanır.
Bir diğer müdahale alanı, direncin koruyucu yönünü görünür kılmaktır. Danışan kendi direncini fark ettiğinde çoğu zaman suçluluk hissedebilir; terapistin bunu bir kendini koruma biçimi olarak çerçevelemesi, bu yükü hafifletir ve anlamlandırmayı kolaylaştırır.
Terapist ayrıca, direnci yalnızca açıklamak yerine seans içinde deneyimlenebilir hale getirmeye çalışır. Yani danışanın kaçınma, susma ya da geri çekilme anlarını fark etmesi ve bunları birlikte gözlemleyebilmesi desteklenir. Bu, danışanın kendi zihinsel süreçlerini daha yakından görmesini sağlar.
Son olarak modern yaklaşım, direncin yalnızca danışandan kaynaklanmadığını, terapistle birlikte ortaklaşa inşa edildiğini kabul eder. Bu nedenle terapist, kendi tepkilerini, kör noktalarını ve sürece katkısını da fark ederek çalışır. Böylece direnç, tek taraflı bir problem olmaktan çıkar ve terapötik ilişkinin anlaşılması gereken bir parçası haline gelir.
Sonuç
Direnç, terapide değişime karşı ortaya çıkan bir engel olmaktan öte; danışanın kaygı, kayıp ve belirsizlikten kendini koruma biçimidir. Bu nedenle de sürecin en değerli rehberlerinden biridir. Dirençle çalışmak, yalnızca semptomları azaltmak değil, kişinin kendini koruma biçimlerini anlamak ve daha esnek psikolojik yapılar geliştirmesine alan açmaktır.
Kaynakça ve ileri okumalar
Adler, E., & Bachant, J. (1998). Intrapsychic and interactive dimensions of resistance: A contemporary perspective. Psychoanalytic Psychology, 15(4), 451-479.
Bernstein, J. (2004). A resistance to getting better. Modern Psychoanalysis, 29(1), 37-42.
Messer, S. B. (2002). A psychodynamic perspective on resistance in psychotherapy: Vive la résistance. Journal of Clinical Psychology, 58(2), 157–163. https://doi.org/10.1002/jclp.1139.