Yeme bozuklukları çoğu zaman yalnız yemekle ilgili bir sorun olarak düşünülür. Kişi ya çok az yemek yemekte, ya kontrolünü kaybedercesine tıkınmakta ya da yediklerini çeşitli yollarla telafi etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle dikkat genellikle kilo, beden ölçüleri, kalori hesapları ve beslenme davranışları üzerinde yoğunlaşır. Oysa psikanalitik açıdan yeme bozuklukları yalnızca yemekle ilgili değildir. Semptom beden üzerinde ortaya çıksa da, çoğu zaman anlatmaya çalıştığı bedenin ötesindedir.
Psikanalitik düşünce, başlangıcından itibaren yeme bozukluklarını insanın en temel psikolojik meseleleriyle ilişkilendirmiştir: ihtiyaç duymak, bağımlı olmak, ayrışmak, büyümek, sevilmek, öfkelenmek ve kendi kimliğini kurmak. Bu nedenle yeme bozuklukları yalnızca beslenme davranışındaki bozulmalar olarak değil, kişinin kendisiyle ve başkalarıyla kurduğu ilişkinin özgül ifadeleri olarak da ele alınmıştır.
Yemek ve Ruhsallık
Beslenme, insan yaşamındaki ilk ilişkisel deneyimlerden biridir. Bebek için yemek yalnızca açlığın giderilmesi anlamına gelmez; aynı zamanda rahatlama, yatıştırılma, temas kurma ve bakım alma deneyimlerini de içerir.
Freud’un erken dönem gözlemlerinde bile yemek yemeyi reddeden hastaların belirtilerinin travmatik yaşantılarla ve ifade edilemeyen duygularla ilişkili olduğu görülür. Daha sonra Anna Freud, çocukluk çağındaki beslenme güçlüklerini çocuk ile bakım veren arasındaki ambivalansın bir ifadesi olarak değerlendirmiştir. Fenichel ise bazı çocukların bakım verene yönelik olumsuz duygularını yemek yemeyi reddederek ifade ettiklerini öne sürmüştür.
Klein’ın çalışmalarıyla birlikte yeme deneyimi daha da karmaşık bir anlam kazanır. Klein’a göre erken dönemde çocuk, bakım verenle olan ilişkisinde yoğun sevgi kadar yoğun saldırganlık da deneyimler. Çocuğun bilinçdışı yamyamlık düşlemleri ve nesneye yönelik yıkıcı dürtüleri, bazı durumlarda beslenme güçlüklerinin arkasındaki dinamiklerden biri olabilir. Klein’ın ardından nesne ilişkileri kuramcıları, beslenmeyi yalnızca dürtülerin doyurulduğu bir alan olarak değil, erken ilişki deneyimlerinin şekillendiği temel bir sahne olarak ele almışlardır. Winnicott’a göre bebek, yaşamının başlangıcında anneden bağımsız bir varlık olarak düşünülemez; gelişimi, bakım veren tarafından sağlanan kapsayıcı çevre (holding environment) içinde gerçekleşir. Yeterince iyi bir bakım veren yalnızca fiziksel ihtiyaçları karşılamaz, aynı zamanda bebeğin duygusal deneyimlerini de taşır ve anlamlandırır. Yeme bozuklukları üzerine çalışan bazı araştırmacılar, ilerleyen yıllarda ortaya çıkan belirtilerin bu kapsayıcı çevredeki aksaklıklarla ilişkili olabileceğini öne sürmüşlerdir.
Bion’un katkısı ise bu tartışmayı farklı bir noktaya taşır. Bion’a göre sindirim yalnızca biyolojik bir süreç değildir; zihinsel yaşamın gelişimi de bir anlamda sindirim etrafında şekillenir. Bebek yalnızca sütü değil, yaşadığı duygusal deneyimleri de “sindirmeyi” öğrenir. Bu nedenle yeme bozukluklarında görülen içeri alma, reddetme, kusma ya da aç bırakma davranışları yalnızca yiyeceklerle değil, duygularla ve ilişkilerle de ilgilidir.
Açlık, Doyma ve Yutulma Fantezileri
Psikanalitik kuram, yeme bozukluklarının ardında çoğu zaman karmaşık bilinçdışı fantezilerin bulunduğunu öne sürer. Özellikle anoreksiya üzerine çalışan bazı analistler, yemenin hasta için sıradan bir biyolojik eylem olmaktan çıkıp yoğun psikolojik anlamlar taşıdığını vurgulamışlardır.
Rey, anoreksik bireylerin kendi açgözlülüklerini anneye yansıtabildiklerini ve annenin bebeği yiyip yuttuğuna dair bilinçdışı fantezilerin gelişebildiğini ileri sürmüştür. Bu durumda yemek yemek yalnızca beslenmek anlamına gelmez; aynı zamanda anneyle birleşmek, anne tarafından yutulmak ya da anneyi yok etmek gibi korkutucu anlamlar da taşıyabilir.
Helen Deutsch da benzer biçimde anorekside yemeğin zehirli ya da tehlikeli olarak deneyimlenebileceğini belirtmiştir. Ona göre bazı hastalar bilinçdışı düzeyde yiyeceği yıkıcı bir nesne gibi algılar ve bundan korunmaya çalışırlar.
Bu bakış açısından anoreksik kişinin yaşadığı çatışma yalnızca açlık ile tokluk arasında değildir. Bir yanda yoğun ihtiyaçlar ve bağımlılık arzusu bulunurken, diğer yanda bunların tehlikeli ve yıkıcı olduğuna dair güçlü inançlar yer alır. Bu nedenle kişi çoğu zaman yemek yeme ihtiyacı ile yemenin taşıdığı bilinçdışı anlamlar arasında sıkışıp kalır.
Anoreksiyada Kontrol Meselesi
Anoreksiyadaki temel meselelerden biri kontroldür. Yemek miktarının, beden ağırlığının ve günlük yaşamın katı biçimde düzenlenmesine yönelik kontrol çabası olduğundan daha derin anlamlar taşır.
Lacan’a göre beslenme yalnızca biyolojik bir ihtiyaç değildir; aynı zamanda sevgi ve arzu alanında gerçekleşen bir ilişkidir. Anne çocuğu doyururken yalnızca süt değil, aynı zamanda sevgisini de sunmaktadır. Bu nedenle bazı çocuklar için yemek yemeyi reddetmek, ilişkideki güç dengesini tersine çevirmenin bir yolu haline gelebilir.
Beslenmeyi reddeden çocuk, bir anlamda ihtiyaç duyan taraf olmaktan çıkar ve başkalarını kendi etrafında örgütleyen kişi haline gelir. Böylece yemek yememek yalnızca bir semptom değil, aynı zamanda bir güç pozisyonuna dönüşebilir.
Bu açıdan anoreksiya diğer birçok psikopatolojiden farklı olarak bir kontrol yolu olarak düşünülebilir. Kişi yalnızca yiyecekleri değil, ihtiyaçlarını, arzularını ve bağımlılık deneyimini de kontrol altında tutmaya çalışır. Hiçbir şeye ihtiyaç duymadığını, hiçbir şey istemediğini ve kimseye bağımlı olmadığını göstermeye çalışır. Ancak bu mutlak özerklik arayışı zamanla kişinin kendisini de esir alan katı ve çelişkili bir düzene dönüşebilir.
Ergenlikte Yeme Bozuklukları
Yeme bozuklukları özellikle ergenlik döneminde sık görülür ve bu durum tesadüf değildir. Ergenlik yalnızca bedensel değişimlerin yaşandığı bir dönem değil, aynı zamanda kimliğin yeniden yapılandığı bir gelişimsel süreçtir.
Bu dönemde beden yeniden merkezi bir önem kazanır. Çocukluk boyunca görece arka planda kalan beden, cinselliğin ortaya çıkışıyla birlikte yeniden dikkat odağı haline gelir. Aynayla kurulan ilişki değişir; beden hem merakın hem de kaygının kaynağı olabilir.
Psikanalitik açıdan yeme bozukluğunun gelişiminde ergenlikteki büyümenin reddedilmesi, anneden ayrışma ve bireyleşme çabaları, anne-baba projeksiyonlarından kurtulma isteği ve kimlik oluşumuyla ilgili güçlükler önemli yer tutar. Bu nedenle bazı durumlarda semptom yalnızca kilo kontrolüyle ilgili değil, büyümenin ve yetişkinliğe geçişin yarattığı karmaşık ruhsal baskılarla da ilişkilidir.
Bulimia ve Bölünmüş Kendilik Deneyimi
Bulimia üzerine yapılan psikodinamik çalışmalar, bu hastaların sıklıkla iki farklı kendilik deneyimi arasında sıkıştıklarını göstermektedir. Bir tarafta güçlü, bağımsız, kontrollü ve kusursuz görünmeye çalışan bir benlik vardır. Bu taraf başkalarına gösterilir ve korunmaya çalışılır. Diğer tarafta ise ihtiyaç duyan, kırılgan, güçsüz ve kusurlu hisseden bir benlik bulunur. Bu taraf genellikle saklanır ve kabul edilmesi zor gelir.
Kilo almak ya da bedenin değişmesi, yalnızca fiziksel bir değişim olarak değil, kişinin saklamaya çalıştığı bu kusurlu tarafın görünür hale gelmesi olarak deneyimlenebilir. Bu nedenle yeme davranışı ve beden görünümü, benlik çatışmalarının sahnesi haline gelir. Tıkınırcasına yeme ve kusma döngüsü de bu iki benlik deneyimi arasındaki çatışmanın bedensel ifadesi olarak düşünülebilir.
Semptom Neden Bu Kadar İnatçıdır?
Yeme bozukluklarıyla çalışan klinisyenlerin sıklıkla karşılaştığı sorulardan biri şudur: Kişi semptomlarının ne kadar zarar verici olduğunu bildiği halde neden onları sürdürmeye devam eder? Psikanalitik düşünce bu soruya tekrarlama zorlantısı kavramıyla yaklaşır. Freud’un tanımladığı bu olgu, kişinin geçmişte yaşadığı acı verici deneyimleri farklı biçimlerde tekrar tekrar üretme eğilimine işaret eder.
Literatürde vurgulandığı gibi, yeme bozukluğu belirtileri çoğu zaman yalnızca zarar verici davranışlar değildir. Bazen geçmişte yaşanan bir kaybın, ihmalin, değersizlik hissinin ya da ilişkisel örüntünün yeniden sahnelenmesi işlevini görebilirler. Bu nedenle semptom, yalnızca unutmaya yarayan bir savunma değildir; aynı zamanda eylem yoluyla gerçekleştirilen bir hatırlama biçimi de olabilir. Kişi geçmişte çözümlenememiş bir deneyimi beden üzerinden tekrar tekrar yaşamaya çalışır.
Kaynaklar ve İleri Okumalar
Caparrotta, L., & Ghaffari, K. (2006). A historical overview of the psychodynamic contributions to the understanding of eating disorders. Psychoanalytic Psychotherapy, 20(3), 175–196. https://doi.org/10.1080/02668730600868807
Demirörs, T. (Haz.). (2021). Psikanaliz Defterleri 6: Çocuk ve Ergen Çalışmaları – Şiddet ve Yıkıcılık. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Reich, G., & Cierpka, M. (1998). Identity conflicts in bulimia nervosa: Psychodynamic patterns and psychoanalytic treatment. Psychoanalytic Inquiry, 18(3), 383–402. https://doi.org/10.1080/07351699809534199
Zerbe, K. J. (2015). Psychodynamic theory of eating disorders. İçinde L. Smolak ve M. P. Levine (Ed.), The Wiley handbook of eating disorders (ss. 253-268). Wiley.