“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”
Aristoteles bundan 2300 yıl önce dostluk üzerine düşünürken arkadaşlık ilişkilerini üç kategoriye ayırmış: Çıkar üzerine kurulanlar, eğlence için olanlar ve “erdem dostluğu” dediği gerçek bağın olduğu ilişkiler. Ona göre asıl dostluk; iki insanın birbirini değiştirmeye çalışmadan, çıkar ilişkisi olmadan, sadece karşı tarafın varlığına ve iyiliğine değer vermesiyle başlıyor. Bugün dönüp baktığımızda felsefenin bu eski tanımıyla modern psikolojinin bulguları aslında aynı yere çıkıyor: Yetişkinlikte bizi yalnızlıktan koruyan, hayatın zorluklarıyla baş etmemize destek olan şey tam olarak bu erdem dostluğu. Öyle ki yetişkinlik hayatımızda arkadaşlıklar sürdürmesi emek gerektiren, duygusal anlamda yatırım yaptığımız ilişkiler haline geliyor. Çocukken aynı mahallede büyüdüğümüz ya da aynı sırada oturduğumuz için otomatik olarak hayatımıza giren o birlikte vakit geçirme evresi geride kalıyor. Büyüdükçe, sorumluluklar arttıkça ve zaman daraldıkça kime emek harcayacağımızı çok daha net filtrelerle seçmeye başlıyoruz. Dolayısıyla bu yaşta yanımızda tutmaya devam ettiğimiz insanlar bir tesadüf değil; bizim kişisel değerlerimizin doğrudan bir yansıması haline geliyor.
Çocukluk Arkadaşlıkları
Gerçek dostluk kurabilme kapasitemizin temelleri yetişkinlikte değil, çocuklukta atılıyor. Psikoloji literatürü, özellikle ergenlik öncesi yıllarda kurulan “sıkı fıkı arkadaşlıkların” insan gelişiminde bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Çünkü çocuk ilk kez bu dönemde yalnızca kendi isteklerini değil, bir başkasının duygularını da önemsemeye başlıyor. Başka bir deyişle, “Ben ne istiyorum?” sorusunun yerini yavaş yavaş “Arkadaşımın iyi hissetmesi için ne yapabilirim?” sorusu almaya başlıyor. Empati, fedakârlık ve yakınlık kurabilme becerilerinin ilk tohumları da tam bu dönemde filizleniyor, bu beceriler de kişinin arkadaşlık ilişkilerini etkiliyor.
Yetişkin Arkadaşlıkları
Ancak büyüdükçe ilişkilerimiz karmaşıklaşıyor. Yeni tanıştığımız insanları her zaman oldukları gibi göremiyoruz; çoğu zaman geçmiş deneyimlerimizi de onlarla birlikte ilişkiye taşıyoruz. Örneğin, çocuklukta sık eleştirilmiş biri, arkadaşının sıradan bir yorumunu kolayca eleştiri gibi algılayabiliyor; terk edilme deneyimleri yaşamış biri ise küçük bir mesafeyi bile reddedilme olarak yorumlayabiliyor. Arkadaşlık yakın bir ilişki olduğundan, her yakın ilişki gibi, olumsuz duyguları ve çatışmaları içinde barındırıyor. O sebeple gerçek dostluk, elbette bütün bu olumsuzlukların hiç yaşanmaması anlamına gelmiyor. Aksine, zamanla karşımızdaki insanı zihnimizde yarattığımız figürden ayırabildiğimizde ve onu olduğu gibi görebildiğimizde hayal ettiğimiz kişiyi değil, gerçek kişiyi sevebilmeye başlıyoruz. İşte dostluk da tam bu noktada derinleşiyor.
Değişimlere Rağmen Arkadaş Kalabilmek
Uzun süreli dostlukların yıllar içindeki dönüşümünü hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. İnsanlar büyür, şehir değiştirir, yeni roller üstlenir, bazen birbirinden uzaklaşır; dostluk bütün bunların içinden geçerek ayakta kalır. Sağlıklı bir arkadaşlık, iki kişinin birbirine bağımlı kalması değil; birbirinin değişmesine alan açabilmesidir.
Psikoloji literatürü, bu durumu çocuklukta ebeveynlerle kurulan güvenli bağlara benzetiyor. Nasıl ki küçük bir çocuk dünyayı keşfederken zaman zaman annesine dönerek kendini yeniden güvende hissediyorsa, yetişkinler de hayatın belirsizlikleri içinde sırtını yaslayabileceği güvenilir dostlara ihtiyaç duyar. Bu, birbirine sürekli tutunmak anlamına gelmez; gerektiğinde uzaklaşabilmek, kendi yolunu çizebilmek ve yine de o bağın varlığını hissedebilmektir. Hatta zaman zaman hissedilen rekabet ya da kıskançlık bile düşündüğümüz kadar sıra dışı değildir. Çocukluğumuzdan beri başarıyı başkalarını geçmek üzerinden öğrenen bir kültürde büyüdüğümüz düşünülürse, bu duyguların zaman zaman dostluklara sızması oldukça insani bir durumdur. Önemli olan, bu hislerin ilişkiyi yönetmesine izin vermemektir.
Arkadaşımızı Olduğu Gibi Kabul Edebilmek
Hepimiz yalnız kalmaktan korkarız, o yüzden de bazen arkadaşlık ilişkilerine atfettiğimiz anlam bazen taşıyamayacağı yüklerle dolu olabiliyor. Öyle ki, bazen ilişkilerimizi yalnızlık hissini bastırmak, onaylanmak ya da kendimizi eksik hissetmemek için kuruyoruz. Böyle olduğunda karşımızdaki kişiyi olduğu haliyle görmek yerine, bize iyi hissettirecek bir role oturtuyoruz. Oysa gerçek dostluk, arkadaşımızın bizim ihtiyaçlarımızı karşılamak için var olmadığını kabul etmekle başlıyor.
Belki de yetişkinlikte gerçek arkadaşlık kurabilmek için, bizi her zaman anlayacak, hiç hayal kırıklığına uğratmayacak ve tüm eksiklerimizi tamamlayacak “kusursuz arkadaş” hayalinin yasını tutmamız gerekiyor. Çünkü gerçekte ne böyle bir arkadaş ne de böyle bir partner olması mümkün değil. Karşımızdaki kişi de bizim gibi eksikleri, sınırları, kırılganlıkları ve kendi hayatı olan ayrı bir insan.
Gerçek dostluk ise bu noktada başlıyor: Karşımızdakini, kendi duygu, düşünce ve ihtiyaçları olan ayrı bir birey olarak sevebilmemizde. Onun her zaman bizimle aynı fikirde olmayacağını, bazen bizi hayal kırıklığına uğratabileceğini, bazen de kendi hayatını bizden farklı yönlerde yaşayacağını kabul edebilmemizde. Dostluğu olgunlaştıran şey de tam bu farklılığa rağmen kurulan bağlılık oluyor.
Sonuç
Gerçek dostluk çoğu zaman kendiliğinden ortaya çıkan bir rastlantı gibi anlatılır. Oysa uzun ömürlü dostluklar emek verilmiş ilişkilerdir. Hayatın farklı dönemlerinde yeniden birbirini seçebilen, değişime alan açabilen, çatışmaları ilişkiyi yıkmadan onarabilen insanlar, dostluklarını da zaman içinde yeniden inşa ederler. Bu yönüyle dostluk, bir kez kurulduktan sonra değişmeden kalan bir bağ değil; karşılıklı sorumluluk, güven ve ortak deneyimlerle sürekli beslenen canlı bir ilişkidir.
Kaynakça
Ciaramelli, F., & Curtis, D. (2001). Friendship and desire. Free Associations, 8(3), 368–389.
Guggenheim, N. (2023). Friendship of virtue—The place of true friends in the psychotherapeutic process. The American Journal of Psychoanalysis, 83, 89–109. https://doi.org/10.1057/s11231-022-09389-0,.
Weinberg, H. (1989). Clinical aspects of friendliness and friendship. Contemporary Psychoanalysis, 25(3), 357–370,.